Güzel Şehrimiz Gaziantep’i Gezdik

Gaziantep‘i genellikle mutfağı, baklavası, fıstığı ile duyuyoruz. Son dönemde Zeugma Antik Kenti‘nde bulunan mozaikler ve ünlü “Çingene Kızı” mozaiği de Antep sembolleri arasına eklendi diyebiliriz. Eh, konu böyle ilgi çekici olunca; biz de gidip yerinde görmek istedik ve kalktık Antep’e gittik.

Hemen başında belirtelim.. Şimdiye kadar gitmemekle hata etmişiz, bütün gezinin bizde uyandırdığı en bariz duygu bu oldu (: Bu yazımızda sizlerle Antep anılarımızı paylaşacağız, ayrıca yazımızda hem belki size lazım olur, hem de onlara bir faydası dokunur diye alışveriş yaptığımız tüm esnaflardan bahsedeceğiz. Yöresel ürünlerin tümünü kargo ile Türkiye’nin her yerine ulaştırabiliyorlar, onun dışında şayet Antep’i ziyaret ederseniz bizzat da gidip görebilirsiniz.

Türk Havayolları’nın Sabiha Gökçen Havalimanı çıkışlı uçağı ile sabah saatlerinde Antep’e indik. Uçuş yaklaşık olarak 1 saat 15 dakika sürüyor. Tabii bu, havada geçirdiğimiz net süre. Yani havalimanına varışımız, orada geçirdiğimiz süreler, beklemeler vs buna dahil değil. Hesaplarken böyle düşünebilirsiniz.

Gaziantep Havalimanı görece çok küçük bir yer. Bilenler için bir kıyaslama yapabilmek amacıyla Antalya Otogarı’nı örnek olarak verebiliriz. Ortalama onun kadar bir alanda yerleşik küçük bir havalimanı. Şehre yaklaşık 10 dakika mesafede, fıstık ağaçlarının ortasında şirin bir yer. Gaziantep’in güzelliğine yakışan bir tatlılığı vardı bizce. Havalimanından şehre gitmek için Havaş servisini kullandık.

Sabah hayli erken olduğundan önce kahvaltı yapmak için bir yer aradık. Ancak şunu belirtmeliyiz ki Gaziantep, bu açıdan mekan bolluğu ile karşılaşabileceğiniz bir yer değil. Bu yüzden kahvaltı yapabileceğimiz bir yer bulmak amacıyla çarşıda biraz dolanmamız gerekti. Bu hummalı çalışmamızın neticesinde biraz da çevre esnafın desteği ile Palmiye Cafe‘yi bulduk. Hazır olun, çünkü Gaziantep aşkımız burada başladı (:

Bahçeye açılan kısa, kocaman bir tünelden geçerek ulaştığımız Palmiye Cafe’nin girişinde “40 çeşit serpme kahvaltı” yazısını görünce biraz tedirgin olmadık değil. İstanbul’da bu tip vaatlerin içi boş ya da astronomik pahalı olmasına alıştığımızdan, biraz çekinerek oturduk.

Ancak iyi ki oturmuşuz. Zira Palmiye Cafe’de gerçekten 40 farklı çeşit ürün ile servis yapılıyor ve yediğiniz hiçbir şey sizi rahatsız etmiyor. Servisi yapan arkadaş elinde tabak dolu tepsi ile birkaç sefer yapınca kendisine ciddi ciddi 40 farklı ürün mü getireceğini sorduğumuzda O da bize biraz şaşırdı; rutin hizmetleriymiş, ne bilelim (:

Bize Palmiye Cafe ile hoşgeldin karşılaması yapan Antep, ilk sürprizini de orada yaptı aslında. Kahvaltı masamıza getirilen “Zahter” ile hayatımızda ilk kez tanıştık. Çeşitli kuruyemişlerin öğütülmesi ile elde edilen bu baharat, zeytinyağına bandırılmış ekmekle yeniyor ve tek kelime ile nefis! Bu arada kahvaltılık zahteri, dağ kekiği zahter ile karıştırmayın. Kahvaltılık olan farklı, bambaşka bir şey.

Kahvaltımızın ardından rotamızı hemen bir arka sokaktaki Zincirli Bedesten‘e çevirdik. Tabii çarşıda yürürken kafamızı oraya buraya çevirmemek pek mümkün olmadı; çuvallar dolusu tür tür antep fıstıkları, çeşit çeşit yöresel baharatlar, bakır işlemeler, sedef oymalar, el yapımı yemeniler.. Hangi birini saysak bilemiyoruz ancak Gaziantep’in öyle güzel, öyle özgün bir yapısı var ve çarşı bunu o kadar iyi yansıtıyor ki hayran kalmamak elde değil. Haliyle biz de bunlara tek tek bakmadan geçemedik.

Zincirli Bedesten, Kunduracılar Çarşısı‘nın hemen başında yer alıyor. Biz bunu tam olarak bilmediğimizden çarşı boyunca biraz ilerledik. Elleriyle yemeniler üreten ustaları gördük, hayranlıkla izledik. Yemeni deyip geçmeyin; bu topraklarda yaklaşık 600 yıllık bir gelenekten bahsediyoruz. Tam anlamı ile bir ata yadigarı, bir kültür mirası yemeni ve yemenicilik. Ancak günümüzde geri kalan her şey gibi, yeni çağın yıkımı karşısında yemeni de nefes almakta zorlanıyor. Eskiden çevre illerde de yaygın olan yemeni üretimi artık Antep ile sınırlı kalmış. Haliyle dededen toruna süregelen bu ata sanatı yemenicilik de yavaş yavaş siliniyor. Biz bu güzel geleneğin, sanatın bugünkü temsilcilerini, sanatçılarını, ustalarını halen iş başında gördüğümüz için şanslı ve bir o kadar da sevinçliyiz. Tek hüznümüz; bir tanesi ile oturup sohbet etmeden Antep’ten dönmüş olmamız. Bizim hatamız..

Zincirli Bedesten yolunu biraz karıştırdığımızı yine çevre esnaftan öğrenip tekrar Kunduracılar Çarşısı’nın başına yöneldiğimizde sedef işlemeler satan bir dükkan ile karşılaştık. Tümü el yapımı olan bu ürünlere hayran olmayıp ne yapsaydık (: Sedef işlemeler hakkında daha sonra Bakırcılar Çarşısı girişindeki bir başka ustadan pek çok şey de öğrendik ama onları birazdan sırası gelince anlatacağız.

Zincirli Bedesten’in girişine geldiğimizde (yani biz fark edemesek de gelmişiz); kapının hemen sol yanında “Antepli Fıstık – Baharat Yöresel Ürünler” isimli, aşağıda fotoğrafını paylaştığımız tatlı ön sergisi bulunan dükkanı gördük. Orada Ömer Faruk Amca ve Hadiye Teyze ile tanıştık. Biz Ömer Faruk Amca’ya Zincirli Bedesten’in yerini sorarken kendimizi bir anda Polat Şekeri yemekle meşgul bulduk. Polat Şekeri, yer yer “Nöbet Şekeri” olarak da adlandırılıyormuş. Görünüşü tıpkı bir taşı andıran bu şekeri normal şeker gibi ağzımıza attık ve taş olmadığına kanaat getirdik (: Ömer Faruk Amca’dan kahvaltılık zahterimiz ile yemeklere tat ve renk veren safranın bir başka türü olan haspirimizi de alarak Zincirli Bedesten’e geçtik.

Zincirli Bedesten’de bizi iki yanı baharatlarla, tatlılarla ve başkaca güzel yöresel ürünlerle dolu genişçe bir koridor karşıladı. Eminönü‘ndeki Mısır Çarşısı‘nı andıran bu görüntüden gerçekten çok etkilendik. Özellikle Mısır Çarşısı’ndaki insan selinin de olmayışı, ortamın güzelliğinin öne çıkması için gerçek bir fırsat sunuyor. Zincirli Bedesten’e girer girmez tatlı dilli pek çok esnafın daveti ile karşılaştık. Aralarından birini kıramayıp dükkanında misafir olduk, çayımızı içtik, isot salçamızı tattık (: Adanacıoğlu isimli bu dükkanda öyle güzel ağırlandık ki tadı gerçekten damağımızda kaldı.

Zincirli Bedesten birbirini “L” şeklinde dik kesen tek katlı iki geniş ve uzun koridordan oluşuyor. Toplamda 73 dükkana ev sahipliği yapan bedesten 1718 yılında Darendeli Hüseyin Paşa tarafından inşa ettirilmiş. Bedesten’in bugün 3 (Üç) girişi var, bizim girdiğimiz kapının karşısında ikincisi, diğer koridorun sonunda da üçüncüsü var. İki koridorun kesişiminde yer alan Adanacıoğlu isimli dükkanda misafir edilmemizin ardından diğer koridora geçtik. Orada da pek çok takı, hediyelik eşya satan dükkanlar gördük. Bunlardan biri özellikle dikkatimizi çekti. Vitrininde çok zarif gümüş takılar bulunan dükkan, “Telkâri” sanatı ürünlerini bulabileceğiniz bir yer.

Dükkanın vitrininde Telkâri’yi tanıtan bir metin de yer alıyor. Buna göre Telkâri, tarihi M.Ö. 3000’lere dayanan; özellikle Mardin ve çevresinde yaygın olan bir gümüş işleme sanatı. Gümüş tellerin kendi etraflarında yuvarlak, oval ve benzer şekillerde sarılmaları ile oluşturulan eserlerin tümü el ürünü.

Zincirli Bedesten’i hayranlık içerisinde geride bırakıp, yönümüzü hemen bitişinde bulunan Bakırcılar Çarşısı‘na çevirdik. Bakırcılar Çarşısı, sadece adı “Bakırcılar” olarak kalmış bir yer değil. Bugün hala aktif olan, genç ustalar yetiştiren, elle bakırın işlendiği müthiş bir kültür mirası. Pek çok bakır işlemenin dükkan vitrinlerini süslediği çarşıda bir de sedef işlemeciliği yapan dükkan bulduk.

Orada sedef işleme eserleri hayranlıkla incelerken, bunların tamamen el yapımı olup olmadığını sorduk. Şansımıza, işlemeleri yapan usta üretim sürecinin bir kısmını videoya çekmişti ve bize gösterdi. Sedefli tahta kutularda önce sedeflerin işleneceği yuvaları tek tek oyuyor, daha sonra sedefleri içine yerleştiriyordu. Kutuların üzerinde, sedeflerin etrafını süsleyen sarı çizgiler de boya değil bu arada; onların da yolu kutu üzerine oyuluyor ve sonrasında çizgi olarak o yollara pirinç çakılıyordu! Bu kutuların tümü, el emeği göz nuru ve biz gerçekten bundan çok etkilendik.

Bakır işlemeciliği eski bir sanat olmasına rağmen, Gaziantep Bakırcılar Çarşısı halen faal. Hem de yaşlı ustaların yanında gencecik sanatçılar da yetişmekte. Bu sahneyi görmek bizi çok sevindirdi. Pek çok şehirde maalesef ölmekte olan bu kültür, Antep’te dipdiri ayakta.

Antep’teki ilk günümüzün sonuna, güzel bir yemeği saklamıştık. Bunu gerçekleştirmek için Antep’in en ünlü ve köklü lokantalarından biri olan; İmam Çağdaş‘a yöneldik. Burası da zaten Zincirli Bedesten ile Bakırcılar Çarşısı’nın hemen yanıbaşında.

Açıkçası İmam Çağdaş, bizim ününü taa İstanbul’dan duyduğumuz ve o suretle bildiğimiz bir mekandı. Gittiğimizde anladık ki ününün bu sınır tanımazlığı hiç de şaşırtıcı değilmiş. Etleri, lahmacunları ve baklavaları konusunda ne desek az kalacaktır. Bu nedenle Antep’e yolunuz düşerse mutlaka ama mutlaka gitmenizi tavsiye ediyoruz. (Şahsen ben bir daha başka bir yerde lahmacun yemeyeceğim, zira İmam Çağdaş sayesinde gerçekten ‘lahmacun’ standardım son derece yükseldi.)

Antep’te konaklamak için şehir merkezindeki Dedeman Otel‘i tercih ettik. Fiyat ve konfor olarak en uygun olanlardan biriydi. Hiç tereddüt etmeden burada konaklamanızı tavsiye ederiz. Gerek temizliği ve gerekse kahvaltısında sunduğu ürünlerin kalitesi üst düzeydeydi. Ben çok ama çok memnun kaldık.

İkinci Gün

Antep’teki ikinci günümüze Antep Kalesi ziyaretimizle başladık. Kurtuluş Savaşı yıllarında büyük işler yapmış olan bu heybetli kale, şehrin tam göbeğinde yer alıyor. İçerisinde panaroma müzesi de bulunan kale güzel bir turistik alan.

Bizi kaleye getiren taksici Suphi Abi‘nin de gezimizde güzel bir yeri var. Kaleyi gezdikten sonra bizi Tahmis Kahvesi‘nin önünden alıp Zeugma Müzesi‘ne götüren de kendisiydi. Daha vaktimiz olsa kimbilir nereleri gezdirecekti bize. Antep’te ihtiyacınız olursa gönül rahatlığıyla arayabilirsiniz, son derece dakik çalışıyor (:

Kale ziyaretimizin ardından rotamızı Tahmis Kahvesi isimli mekana çevirdik. 1635 yılından beri Antep’te olan mekan, müşterilerine Menengiç Kahvesi ikram ediyor. Çok hoş bir kuruyemiş tabağı eşliğinde ikram edilen kahvenin tadı gerçekten çok farklı ve içimi çok rahat. Bakırcılar Çarşısı’nın aşağı çıkışında olan bu yerin kahvesini içmeden Antep’ten ayrılırsanız geziniz eksik kalabilir, uyaralım. Ayrıca yine burada, içtiğiniz kahveyi evde yapmak üzere satın da alabiliyorsunuz. Biz aldık, yarım yağlı sütle hazırlamamızı tavsiye ettiler ama bakalım inşallah tutturabiliriz (:

Güzel gezimizin son durağı olarak Zeugma Mozaik Müzesi’ni seçtik. Tahmis Kahvesi önünden Suphi Abi ile müzeye geldik ve onunla da orada vedalaşarak içeri girdik. Bu müzeyi ayrı bir yazımızda detaylı olarak yazacağız, fakat kısaca burada da bahsetmek istiyoruz.

Zeugma Mozaik Müzesi, şu çok ünlü, son dönemde adeta Antep’in simgesi haline gelen Çingene Kızı mozaiğine ev sahipliği yapan yer. Onun için apayrı, çok özel bir oda hazırlanmış ve Çingene Kızı‘nı orada ziyaret edebiliyorsunuz. Onun dışında da onlarca antik dönem mozaiğini yakından görebiliyorsunuz. Müze, gerçekten geçmişi yaşatan muazzam bir yer. Antep’e yolunuz düştüğü takdirde muhakkak ziyaret etmelisiniz.

Antep’ten yine uçakla ayrıldık. Gelirken bu kadar etkileneceğimizi bilmeden yola çıkmıştık fakat dönerken, kalbimiz Antep’te kaldı. Güzel insanlarıyla, geçmişine ve kültürüne sahip çıkan kimliğiyle Gaziantep, cennet vatanımızın en güzel köşelerinden biriymiş, bunu öğrendik.

Tekrar görüşene dek, sevgiyle kal Gaziantep…

Bu yazımız, Antep ziyaretimizden aylar sonra kaleme alınmıştır.