Dokunmadığınız Bir Hayata Tanıklık Edin: “Hoşçakal İdamlık Çınar”

“Hoşçakal İdamlık Çınar”

Gölgesinde insanların serinlediği, gönlü yorgunların huzur bulduğu koca çınara ulu çınar diye seslenmek yerine; asırlık dallarını yağlı urgan tutan cellat yerine koymuşlar ve yıllar boyunca birçok ruhun bedenden çıkmasına, dakikalarca dallarının titremesine şahitlik edenler; suçlu oymuş gibi idamlık çınar adını vermişlerdi.

335 gün boyunca, her akşam sırtımı çınara dayayıp sigaramı içerken, sanki idamlık ruhların korkularını hissedip, çığlıklarını duyabiliyordum. Gözlerimi her kapattığımda, elleri arkadan bağlı, kolsuz uzun beyaz gömlek giydirilmiş idamlık mahkumların, koridorlardan yavaş yavaş geçip avluya girişlerini görürdüm.

Bu gece son kez gözlerimi kapattığımda 1982 yılına gidip, Adem Özkan’ın idam törenine şahitlik ediyordum.

Mahkumlar, koğuşların parmaklıklı camlarından, dört tarafı ince uzun koğuşlarla çevrili bu büyük avluya açılan tek bir koridordan, idamlık çınarı çok rahat izleyebiliyorlardı.

Sabahın ayazıyla Balıkesir’in yükseklerine yağan karın soğuğu birleşmiş, avluyu buz pistine çevirmişti. Sabah ezanı yaklaşmış ve koğuşların tüm ışıkları yanıyor, yüzlerce mahkumun ağzını bıçak açmıyordu ama iç seslerinden gelen çığlıklar koridorları dolaşıp avluya ulaşıyordu. Korku ve endişenin de etkisiyle havanın ayazı, herkesin içini titreten bir hal almış, çaresizliğin ve az sonra şahit olacakları olayın şokuyla kanları çekilmiş, vücutları buz tutmuştu.

Ezanla birlikte ürkütücü sessizliğin yerini, dua sesleri aldı. Her bir ağızdan okunan fatihalar dalga dalga koca bir uğultu olarak ulu çınarın gölgesine çarpıp, göğe doğru yükseldi.

Ezan bitmişti. En önde Adem Özkan, ardında imam, askerler ve yetkililer koğuş kapılarının önlerinden geçerek, avluya çıkan koridordan sessizce ilerlediler…

İşte tam o anda, koğuşlardan “Allah Allah” naraları yükselmeye başlamış, en gaddar ve ruhsuz mahkumun bile tüyleri diken diken olmuştu. Affedilmesi için yaradana yalvaran mahkumların önünden geçen Adem, gözleri çınar ağacında sallanan yağlı urgana kilitlenmiş vaziyette, sessizce ilerliyordu.

Boynuna geçecek ilmeğin altına geldiğinde, ellerinin arkadan bağlı olmasına aldırmadan tabureye kendi çıkmak istemiş, dengesini sağlayamayınca iki görevlinin yardımıyla toparlanıp başını gökyüzüne kaldırmıştı Adem. Gözlerini kapatıp derin bir solukla ciğerlerini ıslak toprak kokan havayla doldurdu ve o an gerçek ölüm sessizliği çöktü avluya.

İdamlık çınarın yere paralel kalın dalından sarkıtılan yağlı urgan boynuna geçirilirken, son kez koğuş camlarındaki mahkumlara bakmış, gözleriyle verdiği selama eşlik eden 3-4 damla gözyaşı yanaklarından süzülüp, yakasız beyaz gömleğine damlayıvermişti.

Savcı “dedesini öldürmek suçundan…” diye başlayan idam kararını okurken, imam çoktan yasin-i şerifi mırıldanmaya başlamıştı bile. Kararın yüksek sesle okunması bittiğinde, önce karar, sonra urgan Adem’in boynuna geçirilmiş, tüm mahkumlar yerin altından gelen ölüm sesini duymuş gibi camlardan korkuyla uzaklaşmaya başlamışlardı. Tabureye vuracak botun sesini duymamak ve dakikalarca sürecek titremeleri görmemek için yastıklara gömüyorlardı başlarını.

Savcının işaretinin ardından, Adem’in arkasında bekleyen memurun siyah postalıyla güçlüce tekmelediği taburenin birkaç metre ileriye düşerken çıkardığı sese karıştı “Allahuekber” nidaları.

Koca çınarın yaprakları hüzünden boynunu bükmüş, içlerinden bir tanesi kendini bırakıp döne döne hâlâ sarsılan bedenin önüne düştüğünde ulu çınardan bir uğultu duyulmuştu. Titremenin durması ile oluşan sessizlik, tüm avluyu ve koğuşları sarıp sarmalamıştı.

Adem’in yarı açık gözlerinde, sağ tarafına kıvrılmış boynunda ve beyazlar içinde hüzünlü melteme eşlik eden cansız bedeninde kilitli kaldı onlarca bakış. Boşlukta çaresiz dolaşan ruhunu, koca çınarın kol gibi açtığı dalları yakalayıp içine sakladı.

Gözlerimi açtığımda avluda sadece dertli çınar ve ben vardım.

Balıkesir Açık Cezaevi’ndeki son gecemde, çınara verdiğim sözü yerine getirecektim. Bir asırdır taşıdığı ağır yükünü almak için, gövdesinin içine sakladığı tüm ruhları serbest bırakacaktım. Ulu çınarı boydan gören avlunun en uç yerine gidip, sırtımı duvara yasladım. Tekrar gözlerimi kapatıp, onlar için koskocaman gökyüzüne uzanan bir ışık yolu açtım ve her birini tek tek bu yoldan yürüyüp, tünelin içinde kaybolana kadar izledim. Gözlerimi yavaşça açtığımda, binlerce yaprak avluda uçuşarak dans ediyordu.

Hiç rüzgar olmadığı halde çınarın dallarından gelen çatırtılar, huzura ermiş yüzlerce ruhun duası gibiydi. Gövdesine yaklaşarak; “Sen artık idamlık çınar değilsin” deyip sarıldım.

100 yıllık zaman içinde, üç defa büyük değişime uğramış cezaevinin idam yolunu son kez kullanarak koğuşuma geçtim. Yatağıma uzandığımda, 18 ay önce sadece üzerimdeki kıyafetlerle, yüreğim ve beynim çırılçıplak vaziyette cezaevine geldiğim günü düşündüm.

Sabah, cezaevinin cümle kapısından çıkarken yüreğime, beynime ve defterlerime not aldığım yüzlerce hayat hikayesiyle birlikte tahliye olacaktım.

7 ay kapalı cezaevi sonrasında, iyi halden faydalanarak geçtiğim 11 aylık açık cezaevi hayatımın her anında ibretlik bir olay gizliydi. Ben onları gizlendikleri yerden gözlem ve sabırla çıkarmayı başarmıştım. 3 Haziran 2020 günü, saat 17:00’da her ne kadar gazeteci kimliğim alınıp cezaevi kimliğim verilerek 48 yaşında, ilk defa cezaevinin uçsuz bucaksız karanlığına atılmış olsam da, kalemimi kıramadıkları için esareti eğitime çevirebilmiştim.

Dünyadan çok farklı, sanki uzayda bir gezegen gibi gördüğüm cezaevinde, yüreğimi dağlayan insan manzaraları yanında, öldürdükleri ile övünen katiller, yaptıkları normalmiş gibi davranan sapıklarla aynı havayı koklamak ve o insanların belirlediği kurallarla hayatta kalmaya çalışmak, ruhumu kirletmeden yaşadığım iyi kötü her şeyi yazıya dökmek; ayakta kalmamı sağlamıştı.

Son kez gözlerimi kapatıp, sabah 8 sayımına kadar derin bir uykuya dalmıştım.

“Poyraz abi, sayım” diyerek omzuma dokunan Umut’un sesiyle uyandım. O tatlı masum gülüşüyle başucumda dikilmiş beni seyrediyordu. “Hadi Poyraz abi, kahve de hazır bak” deyince yatağımda doğrulup, terliklerimi ayağıma geçirdim. Umut’un koluna girdim. 5-6 adımla koğuşun önüne çıktık ve koyun gibi bizi saymalarını beklemeye başladık.

Umut’a dönüp “Umut, son kez sayılıyorum” deyince gülerek; “Ben aslan yürekli İngiltere kralının oğlu Umut olarak, her ne kadar asil kandan olmasan da, abim olarak atadım seni” dedi.

11 aydır onun hayal dünyasını dinleye dinleye, ben bile bazen Umut’un kralın oğlu olduğuna inanır olmuştum. Umut 34 yaşında, sarışın, uzun boylu ve çok bakımlı, zararsız bir şizofren hastasıydı. Hastalık derecesinde temizliğine düşkün, her dakika etrafında sarayından hizmetkarlarının olduğu, İngiliz soyluları ile devlet işleri konuşan bu yakışıklı beni asil dünyasına almış, hatta kralla bile tanıştırmıştı.

Umut’tan ayrılmak biraz zor olacaktı benim için. Sayım bitince yatağıma oturdum. Umut hemen Atatürk imzalı bardağımla kahvemi getirip “Seni çok özleyeceğim abi” deyip ortadan kayboldu. Kahvemi yudumlarken, ranzama bitişik duran, bütün dünyamı sığdırabildiğim dolabıma dönüp “seninle de vedalaşma zamanı geldi sevgili dostum” diyerek, ayağa kalkıp kapağını açtım. Özenle yerleştirdiğim kıyafetlerimi, kişisel bakım malzemelerimi, kitaplarımı ve defterlerimi iki çöp poşetine sığdırmam gerekiyordu. Bir saatlik toparlanma faslından sonra koğuşun duvarlarıyla vedalaşıp, cümle kapısına doğru yola çıktım.

Dün geceden herkesle vedalaştığım için şimdi sessiz sedasız bu dünyadan çıkıp, gerçek dünyaya adım atacaktım. İki elimde poşet, çam ağaçlarının gölgesinden sessizce geçerken zaman zaman dertleşip başlarını şişirdiğim ağaçlarla ve güvercinlerle tek tek vedalaşıyordum. Bir an gözlerim yüz metre kadar ilerideki cümle kapısında takılı kaldı. Tek başıma, ağlamadan bir gidiş hayal ederken; mahkum arkadaşlar sayesinde bu planlarım suya düşmüştü.

Koğuşlarla cümle kapısının tam ortasında bir arkadaşlara, bir koğuş binalarına bakıyordum. Bulundukları yerden sessiz dualar ve “uğurlar olsun” sözleriyle beni uğurlayan arkadaşlarımın önünden geçerken; mutluluk ve gurur tablosunu tamamlayan, yanaklarımdan süzülen iki damla gözyaşımı silip, düşen taburenin tok sesini andıran bir gürültüyle açılan demir kapıya doğru ilerledim. Saçlarımı hafifçe okşayan rüzgarının eşliğinde, başımı gökyüzüne kaldırıp “teşekkür ederim” diyerek, bedenimi gerçek dünyaya bıraktım.

Ruhum ve bedenim; özgür bıraktığım yüzlerce ruh gibi artık özgürdü.

Arif BİLGİLİ
Balıkesir / Açık Ceza İnfaz Kurumu
2021


Görseller;

(Our special thanks to these artists who shared their artworks on UnSplash, Pixabay and Pexels..)

Karsten Winegeart – (Telli Yol)
Erika Wittlieb – (Dikenli Tel)
Miguel A. – (Çentikler)
Brett Sayles – (Telde Çınar Yaprağı)