Aşk, Gönül ve Fikir Bağlamında Ahmet Yesevi’nin Yunus Emre’ye Etkisi

Orta Asya içlerinde göçebe bir hayat süren Türkler, İslamiyet’in kabulünden sonra, yavaş yavaş yerleşik hayata geçmişler ve batıya yönelmişler. Bu sebeple Orta Asya’daki dil, edebiyat ve kültür de Anadolu’ya taşınmış, var olan şiir geleneği; İslam’ın anlatılması ve benimsenmesi konusunda bir araç olarak kullanılmak üzere Anadolu’da devam etmiş ve yerleşmiştir. Türkler arasında İslamiyet’in yayılmasında önemli katkıları olan XII. yüzyıl mutasavvıf şairlerinden Ahmet Yesevî’nin; tasavvufî kültürümüzün temel taşları sayılan Mevlanâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, Hacı Bayram-ı Velî gibi tüm insanlığa yön veren mutasavvıfların evrensel düşüncelerinin ortaya çıkmasında önemli bir yeri vardır.

Prof. Dr. Kemal Erarslan’a göre, “Yesevî’yi anlamak, Tüm Türk Tasavvuf edebiyatını anlamak; Yunus’u anlamak ise, Batı Türklerinin Tasavvuf dünyasını anlamakla eş değerdedir. Yunus’u anlamak demek, Ahmet Yesevî’yi ve etkisini anlayabilmek demektir. Yunus Emre ve ardılları Ahmet Yesevî DNA’sının Anadolu’da açmış tohumlarından ibarettir” (Erarslan, 1989: 161). Yunus Emre, Ahmet Yesevî’den sadece şekil ve sanat bakımından değil, çeşitli konular ve muhteva bakımından da etkilenmiştir. Bizler de bu yazımızda Ahmet Yesevî’nin aşk, gönül ve fikir bağlamında Yunus Emre üzerindeki etkilerini inceleyeceğiz.

AHMET YESEVÎ VE YUNUS EMRE’DE “GÖNÜL” KAVRAMI

Farsça “dil”, Arapça “kalp” kavramları ile karşılanan gönül; “insanın manevi varlığına, manevi gücüne, sevginin, nefretin, inancın, iyi kötü, bütün duyguların tümünün varlığına ve ifadesine verilen addır” (Gölpınarlı, 2004:127). Tasavvufî literatürde gönül ya da kalp, “hem bütün duygu, düşünce şuur, sezgi ve idrakin; hem hayır ve şerrin önemli bir merkezi hem de benliğin şekillenmesinde biricik laboratuvar” olarak işlev görür (Banarlı, 1979: 279). Ahmet Yesevî’ye göre gönül; Allah’ın tecellî ettiği yerdir, onun mekânıdır. Ona göre Allah’a ulaşmak için insana yönelmeli, insanların kalbini kazanmalı ve asla kalp kırmamalıdır.

Sünnet irmiş, kâfir bolsa birme âzâr
Köngli katığ dil-âzârdın Hudâ bî-zâr (Erarslan, 1983: 62)

(Kâfir de olsa onun gönlünü kırmamak sünnet imiş.
Kötü kalpli, gönül kırıcı insanlardan Allah Teâlâ hoşnut olmazmış.) – Yesevi.

Yunus Emre de gönlün değerini bilmemizi ister çünkü Yunus’un gözünde ve hakîkatte gönül Kâbe’den üstündür. O da Ahmet Yesevî gibi gönül yıkan kişinin Allah’ın mekânını, evini yıktığını dile getirir ve bu sebeple o insanın günahların en büyüğünü işlediği için iki cihanda da bedbaht bir halde olacağını, bunun bir cezası olacağını dile getirir.

Ben gelmedim dâvî için benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmağa geldim (Tatçı, 1990: 179)

AHMET YESEVÎ VE YUNUS EMRE’DE “AŞK” KAVRAMI

Arapça bir kelime olan aşk, sarmaşık manasına gelen “ışk” kökünden gelmekte ve sevgi, aşırı derecede ki sevgi, iptila, tutkunluk gibi anlamları içermektedir. “Mutasavvıflar ‘aşk’ı sevginin son mertebesi, sevginin insanı tam olarak hükmü altına alması, varlığın aslı ve yaratılış sebebi olarak tanımlanmaktadır. Aşk; sevenin sevgilisinde kendini yok etmesi, âşığın yok; sadece mâşukun var olmasıdır” (Uludağ, 1991: 58). Tasavvufî literatürde ise aşk, ilahî aşk yani “hakiki aşk” ve beşerî aşk yani “mecazî” veya “uzrî aşk” olarak iki farklı şekilde ele alınmıştır. Tüm sufîler gibi Ahmet Yesevî ve Yunus Emre de tasavvuf anlayışını aşk üzerinde yoğunlaştırmış ve bu kavrama şiirlerinde sıkça yer vermiştir.

Işkıng kıldı şeydâ mini cümle âlem bildi mini
Kaygum sin sin tüni küni minge sin ok kirek sin

Taala’llalı zihi ma’ni sin yarattıgn cism ii canı
Kullık kılsam tini küni minge sin ok kirek sin

(Aşkın eyledi şeyda beni cümle, alem bildi beni, Kaygım sensin gece gündüz, bana sen gereksin sen.)
(Taâla’llah zihi ma ni, sen yarattın cisim ve canı, Kulluk eyleyim gece gündüz, bana sen gereksin sen.) – Yesevi.

Daha sonra Yunus Emre “İki ya da daha fazla metin arasındaki ortak birliktelik ilişkisi, yani biçimsel olarak ve çoğu zaman, bir metnin başka bir metnindeki somut varlığını” (Gül, 2019: 544) kullanarak yani metinler arası bir alış-verişte bulunarak Ahmed Yesevî’nin Doğu Türkçesi’nde yazdığı şiiri Anadolu Türkçesi’nde tekrar yazmıştır. Yunus Emre, yaklaşık üç asır sonra Yesevî’nin hikmetlerinden ilham alarak hemen hemen aynı duygu ve düşüncelerle Allah Teâlâ’ya duyduğu özlem ve aşkı şu dizeleri ile terennüm etmektedir.

Işkun aldı benden beni bana seni gerek seni
Ben yanaram düni güni bana seni gerek seni

Işkun zencirini üzem delü olam dağa düşem
Sensin dün ü gün endişem bana seni gerek seni

Yesevî ve Yunus Emre’nin Allah’a olan aşklarını dile getirmek için kaleme aldıkları bu şiirlerdeki yoğun benzerliklerden de anlıyoruz ki; aşksız kişi insan bile değildir. Yesevî’ye göre aşka ulaşmanın şartı dünyevi arzulardan sıyrılmaktır. Aşk, ilâhî bir lütuf olmakla birlikte çaresi olmayan bir derttir, kişinin içini aydınlatan ve arındıran bir özelliğe sahiptir. Yesevî der ki;

Subhân izim bendesiğe lutf eylese
İçi yarup taşı köyüp biryân bolur (Erarslan, 1983: 31)

Aşkın nefse hâkim olmanın bir ilacı olduğunu düşünen Yunus ise der ki;

Aşktır bu derdin dermânı / Aşk yolunda verem cânı
Yûnus Emre eydir bunu / Bir dem aşksız olmayayım (Tatçı, 1990: 263)

AHMET YESEVÎ İLE YUNUS EMRE’DE “TASAVVUFÎ MERTEBELER”

Tasavvufta var olan “dört kapı kırk makâm” anlayışı, mutasavvıfların insan-ı kâmil olma yolunda kat ettikleri dört kapıyı ve bu kapıların her birine açılan kırk makâmı ifade eder. Bu dört kapı; şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet makâmlarıdır. Bunlar dini anlayışın temelleridir. Ahmet Yesevî, bu dört kapı ve bunlara bağlı kırk makâmı Fakr-name adlı eserinde genişçe anlatmıştır.

Bilindiği üzere şerîat; İslam dininin itikat esasları başta olmak üzere ibadetler, muamelat ve hukuk da dâhil olmak üzere Allah’ın emir ve yasakları ile insanın uyması gereken ahlaki esas ve kuralların tümünü ifade etmek üzere kullanılan ve bütün bunları içine alan bir ıstılahtır. Ahmet Yesevî ve Yunus Emre’de, bu tasavvufi mertebelerin işlenişlerinde bazı ortaklıklar olduğunu görüyoruz. Her iki şair de bu mertebelerin bir bütün olduğu, tarîkat, hakîkat ve mârifet mertebelerinin hepsinin temelini şerîatın teşkil ettiği, şeriatsız hakikate ulaşılamayacağı gerçeğinin hâkim olduğu görüşündedir. Ahmet Yesevî şerîat, tarîkat, hakîkat mertebelerinin hepsinde esas önderin Hz. Muhammed olduğunu vurgular ve der ki;

Şerîatnı tarîkatnı biley diseng
Tarikatnı hakîkatke ulay diseng

Muhammed biling zâtı Arabdur
Tarîkatnı yalı külli edebdür

Hakîkat bilmegen âdem imesdür
Bilingsiz hiç nimeğe ohşamasdur (Erarslan, 1983: 278)

Yunus Emre’ye göre şerîat, hakîkate açılan ilk kapıdır. Hakîkatin sınırsız denizinde seyretmek için şerîat gemisine binmek gerekmektedir. Yâni şerîat, hakîkatin bir tür vâsıtasıdır (Tatçı, 1990: 29). Yunus Emre, Hz. Peygamber’e ümmet olma ve onun sünnetine uyma mecburiyetinden bahseder;

Ol âlem fahri Muhammed nebîler serveridür
Vir salavât ışkıla ol günâhlılar eridür

Sen ana ümmet olıgör o seni mahrum komaz
Her kim anun ümmetidür sekiz cennet yiridür (Timurtaş, 1972: 281)

Bu makâmlar Yunus’un şathiyye türü bir şiirinde sembolik olarak şöyle dile getirilmektedir:

Çıkdum erik dalına anda yidüm üzümi
Bostân ıssı kakıyup dir ne yirsün kozumı (Timurtaş, 1972: 407)

Bu beyitteki “koz” yani ceviz; dört tabakalı olması itibariyle bu dört makâmı ifade etmektedir. Beyitte geçen diğer üzüm ve eri ise, hakîkat ve şerîat karşılığında mecazi olarak kullanılmıştır. “Üzümün her şeyi yendiği ve pek çok mâmulü olduğu halde, eriğin sâdece dışı yenir. Hakîkat de şerîat makâmına göre böyledir. İç yüzü anlaşılmayan şerîatin yaşanması zordur” (Ögke, 2001: 3).

SONUÇ

Türklerin Müslüman oluşu ve Anadolu’nun İslâmlaşması sürecinde etkili olmuş en önemli şahsiyetlerden birisi Ahmed Yesevî ise diğeri Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’dir. Anadolu’da tasavvufî düşüncenin halk kitleleri tarafından sevilip benimsenmesinde ve Türk tekke ve tasavvuf edebiyatının gelişmesinde en büyük pay sahibi ise Yunus Emre’dir (Köprülü, 1976). Bu iki düşünce adamı yalnızca fikirleri ile değil, edebi alandaki maharetleri ile de pek çok ortak noktada buluşmuşlardır. Prof. Dr. Mine Mengi de bu hususa dikkat etmiş ve Yunus’un; “özellikle ilahi tarzında yazdığı şiirlerde gerek şekil özellikleri gerekse konu bakımından Yesevî’nin şiirlerini andırdığını bir nevi Yesevî’nin hikmet geleneğinin Anadolu’daki takipçisi görünümünde olduğunu” belirtmiştir. (Mengi, 2004: 24).

Ahmed-i Yesevî’nin ve Yunus Emre’nin çeşitli eserlerini, beyitlerini ve şiirlerini incelediğimizde aşk ve gönül gibi kavramlar ile tasavvufun temelini teşkil eden şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet gibi tasavvufî mertebeler hem vurgusu hem anlam hem de şekil itibariyle benzerlik göstermektedir. Yesevî’ye ve Yunus Emre’ye göre ilahi aşk varlığın sebebi ve manasıdır ve insanın gayesi ise kulluk yaparak Allah’a ulaşmak olmalıdır. İnsan ancak kulluğunu aşk ile yaparak benliğinden kurtulup Hakk’a kavuşabilir, çünkü varlıklar içerisinde aşk gibi deruni bir tecrübeyi sadece insan yaşayabilir.

Her ikisi de okunan Kur’ân’a uyulması ve ibadetlerin yerine getirilmesi gerektiği görüşündedir. Her iki isim de haram ve helal konusunda dikkatli olmayı, bütün ibadetleri yerine getirmeyi, tevâzû, ihlâs ve takva sahibi olmayı, riyâdan ve nefse uymaktan kaçınmayı tavsiye etmiştir. “Ahmed Yesevî ve Yunus Emre’nin şiirlerindeki benzer noktalara değinecek olursak; Kuran ve sünnete bağlılık ile şeriat ve tarikat irtibatı konusundaki görüşleri, tasavvuf anlayışları, nefsin insana koyduğu engeller ve nefsi yenmede asıl gücün ilahi aşk olduğuna dair inançları, halk sevgisi ve halka hizmet konusundaki düşünceleri, gönül güzelliği ve kalbe giden yolun iyilikten ve barıştan geçtiği gibi örnekleri vermek mümkündür” (Mengi, 2004: 36).

Fuad Köprülü’nün Yunus Emre’nin şiirleri hakkında vardığı şöyle bir sonuç vardır: “Yunus’un ve Anadolu’da yetişen seleflerinin, Ahmed-i Yesevî ve takipçilerinin tesiri altında oldukları muhakkaktır. Hoca Ahmed-i Yesevî ile Yunus’un san’at unsurları bile hemen hemen birbirinin ayındır. Yalnız Yunus’ta felsefi unsur daha geniş ve daha yüksek bir mahiyet alarak, sarîh bir “vücudiyye-i hayâliyye” şekline girmiş olduğu gibi, ifade de didaktik, kuru mâhiyyetten kurtularak lirik ve canlı bir şekil almıştır” (Köprülü, 1976: 336). Prof. Dr. Kemal Eraslan da aşağı yukarı aynı görüşü teyit eder.

Dr. Mustafa Tatçı ise; “Yunus Emre, Orta Asya’da, Ahmed-i Yesevî ve dervişlerinin hikmetleriyle başlayan çığırı, Anadolu’da devam ettirmiştir. Fakat bu devam, taklîdî mâhiyette değildir. Yunus, hikmet geleneğini kendi kabiliyetiyle yoğurmuş, orijinal bir şairdir” sonucuna varmıştır (Tatçı, 1971: 90). Yunus Emre, aynen Ahmet Yesevî gibi, hiçbir sanat endişesi taşımadan, halkı irşat yoluyla onlara faydalı olmayı gaye edinerek anlayabilecekleri dil ve üslup ile şiirler söylemiştir.


Yazımızda geçen kelimelere dair birkaç kısa not;

Bedbaht: Mutsuz, bahtsız, talihsiz.
Davi: Dava.
Deruni: İçle ilgili, içten.
Istılah: Terim
İrşat: Doğru yolu gösterme, uyarma.
İptila: Düşkünlük, tiryakilik.
Mutasavvıf: Tasavvuf inançlarını benimseyerek kendini Tanrı’ya adamış kimse.
Şathiyye: Yergi, alay ve şakaya yer veren şiir.
Tasavvuf: Tanrı’nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği anlayışıyla açıklayan dini ve felsefi akım.
Tecelli Etmek: Belirmek, görünmek, meydana çıkmak.


Kaynaklar:

– Banarlı, Nihad Sami. Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: 1971
– Erarslan, Kemal. Dîvân-ı Hikmet’ten Seçmeler. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1983.
– “Ahmet Yesevi”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 3, İstanbul, 1989.
– Gölpınarlı, Abdülbâki. Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri. İstanbul: İnkılâp Yayınları, 2004.
– Gül, Halim. Yesevi’de Aşk Kavramı: Divan-ı Hikmet Üzerine Bir İnceleme. Journal of History Culture and Art Research 8(4): 2019, 536-549.
– Köprülü, Fuat. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Ankara: DİB Yayınları, 1976.
– Mengi, Mine. Eski Türk Edebiyatı Tarihi. Ankara: Akçağ Yayınları, 2004.
– Ögke, Ahmet. Türk Tasavvuf Düşüncesinde Şerîat, Tarîkat, Hakîkat, Mârifet Kavramları ve Marmaravî’de “Dört Kapı-Kırk Makam” Anlayışının İzleri, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 7(18): 2001, s. 63-74
– Süleyman, Uludağ. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Kabalcı Yayınları, 1971.
– Tatçı, Mustafa. Yunus Emre Divanı I-II (İnceleme-Metin). Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990.
– Timurtaş, Kadri. Yunus Emre Divanı. İstanbul: 1972.


Görseller:

(Our special thanks to these artists who shared their artworks on UnSplash and Pixabay..)

Elia Pellegrini – (Yüzüne Güneş Vuran Kız)
Simon Wilkes – (Yalnız Ağaç)
Larisa Koshkina – (Köprü)
Can Cansa – (Mevlevi)
41330 – (Yanan Mum)
Myriams-Fotos (Avuçta Yanan Mum)