6.27 Treni ve Guylain’in İç Isıtan Öyküsü

İncelenen Eser : 6.27 Treni
Yazar : Jean – Paul Didierlaurent
Baskı : Can Çağdaş
Çeviri : Aysel Bora

Kitabı okurken ve bitirdiğimde kapağını kapatırken yüzümde tatlı bir gülümseme vardı. Eskiden ne güzelmiş, artık yok dediğimiz ilişkileri gördüm ve “İyi insanlara, iyiliklere inanmaya devam etmeliyiz!” dedim.

Kitabın kahramanı Guylain, çocukluğunu kelime oyunlarıyla uğraşarak geçirmiş ve bir şekilde görünmez olmayı öğrenmiş biri. Kelimeler bir türlü peşini bırakmıyor kahramanımızın. İyi ki de bırakmıyor. Guylain kâğıt geri dönüşüm fabrikasında çalışıyor. Görevi, kitapları paramparça eden bir makineyi kullanmak. Makinenin adını söylemek, varlığını kabullenmek olacağı için adını söylemeyi reddediyor ve ona Şey diyor. Guylain, kitapları parçalayıp yok ettiği için mutsuz ve onları hayata döndürmek, yaşatmak için kendince bulduğu şahane bir çözümü var.

Hayatından ve yaptıklarından sadece şikayet etmek yerine onu dönüştürmek için çabalıyor oluşu bende saygı uyandıran özelliklerinden biri. Hayat da bu çabasını karşılıksız bırakmıyor. Bu noktada da şunu söylemeliyim, aslında hayat bize güzel sürprizler sunmakta oldukça cömert. Yapmamız gereken görmek için bakmak! Kitaptan bir alıntıyla desteklemek istiyorum bunu. “Onu görmeyebilir ya da düpedüz görmezden gelebilirdi.” Guylain görüyor, üstelik daha sonra görmenin de ötesine geçiyor.

Kahramanımızın yaşamındaki herkesin ayrı bir hikâyesi var. Bu aslında hayatın kendisinde geçerli olan bir durum. Ancak yazarın bunu es geçmeyişi ve Rouget isimli balığından yalnızca 12 hecelik aleksandrin vezni ile konuşan bekçi Yvon Grimbert’e, bedeninin bir kısmını kaybetmiş ve onu yeniden bulmaya çalışan dostu Guiseppe’den, trende edindiği yeni arkadaşlarına herkesin hikâyesini görebiliyoruz kitapta. Ve elbette diğer kahramanımız, Guylain ile kelimeleri aracılığıyla tanışan Julie’nin hikâyesini de.

Julie’nin yaşadığı hayatı bakış açısıyla ve kendi çabasıyla dönüştürdüğü hâli beni çok etkiledi. Ve elbette halasının bilgeliği ve yaşamına olabildiğince kattığı renk de! İnsanların acımasızlıklarını ve ön yargılarını görmek ama direnmek; hepimizde olması gereken özellikler belki de. İyi bir gözlem yeteneğinin hayatı nasıl da dönüştürdüğünü görebiliyoruz kitapta, özellikle de bu ikilide. Hatta öyle güzel cümleler var ki, hepimizin hayatına dönüp “Peki ben ne yapabilirim? Kendim için, insanlar için benim yapabileceğim küçük dokunuşlar neler olabilir?” diye sorma isteği uyandırıyor.

Kitabı sürprizlerini kaçırmadan anlatmaya çalıştım. Bana şahane birinden öneri olarak gelmişti kitap. Tatlı bir gülücükle bitti ve ben anladım ki:

Nerede çalıştığımız önemli değil. Ne yediğimiz, ne gördüğümüz ya da neler yaptığımız… “Nerede? Ne?” soruları anlamsız. Önemli olan nasıl çalıştığımız, nasıl yediğimiz, nasıl gördüğümüz… “Nasıl?” sorusuna verdiğimiz cevaplar.

Ne kadar ya da ne okuduğumuz da önemli değil aslında, önemli olan nasıl okuduğumuz; ama siz yine de bu kitabı okuyun 🙂