Sıradışı Bir Banka Soygunu ve Stockholm Sendromu

Stockholm Sendromu, rehin alınan kişilerle onları rehin alanlar arasında kurulan duygusal bağı tanımlayan kavramdır. Rehinelerin, kendilerini rehin alanlarla baş başa kaldığı süreç içerisinde gelişen bu bağın, esasında rehinenin içgüdüsel olarak geliştirdiği “kurtuluş” arzusu ile kurulduğu düşünülmektedir. FBI kayıtlarına göre rehin alınan kişilerin %8’inde bu sendromun varlığı gözlenmiştir.

“Stockholm Sendromu” kavramı ilk olarak 1973’te, İsveç’te gerçekleşen bir banka soygununda yaşanan olay için ortaya atılmıştır. Daha önce işlediği başka bir suç nedeniyle hapiste iken şartlı tahliye ile serbest bırakılan Jan Erik Olsson, 23 Ağustos 1973’te Stockholm’ün en büyük bankalarından biri olan Kreditbanken’ın Norrmalmstorg Meydanı’nda yer alan binasını soyma girişiminde bulundu. Soygun sırasında banka görevlisi dört kişiyi rehin alan Olsson, polisle pazarlık sürecinde cezaevindeki arkadaşı Clark Olofsson’un da serbest bırakılarak yanına getirilmesini talep etti. İletişim kanalının açık kalabilmesi amacıyla kabul edilen bu talebi neticesinde Olsson ve Olofsson ikilisi, dört rehineyi bankanın kasa bölümünde altı gün boyunca (23 – 28 Ağustos 1973) esir olarak tuttu.

Soygun ve rehin alma süreci, altıncı günün sonunda Olsson ve Olofsson’un teslim olmasıyla sona eren olayın en şaşırtıcı kısmı da tam olarak bundan sonrasıdır. Yargılama sürecinde, kurtarılan dört rehineden hiçbiri kendilerini kaçıran Olsson ve Olofsson aleyhinde tanıklık yapmayı kabul etmezken üzerine bir de ikilinin savunmasının sağlıklı yapılabilmesi için avukatlık giderlerini karşılamak üzere aralarında para toplamışlardır.

Ancak gariplikler silsilesi bunlarla da sınırlı değildir. Bankadaki dört rehineden biri olan Kristin Enmark olayın faillerinden Olsson’a aşık olmuş, kendi nişanlısını terk etmiştir. Ayrıca yine Kristin, sürece iletişim yolu ile müdahale eden İsveç Başbakanı Olof Palme’ye tepki göstererek Olsson ve Olofsson’un taleplerinin yerine getirilerek bırakılmasını istemiş ve onları savunmuştur. (Fakat pek çok kaynakta rahatlıkla rastlayabileceğiniz Kristin ve Olsson’un evlendiğine dair bilgiler gerçeği yansıtmamaktadır. Olay sonrasında arkadaş olarak kaldıkları doğrudur fakat evlenmemişlerdir.)

Stokholm Sendromu’nun dayanağını anlatan kısma geçmeden önce, Olsson’un konu ile ilgili bir röportajda söylediklerine de yer vermek istiyoruz. Zira tüm bu ilginç olay örgüsünde Olsson’un beyanları da ilginçlik bakımından hiç geri kalacak nitelikte değildir. Röportajda Olsson; “Bu durum tamamen rehinelerin hatasıydı. Onlara ne söylediysem yaptılar. Eğer yapmasalardı, sonuç böyle olmazdı, ben bu şekilde burada olmazdım. Neden hiçbiri bana saldırmadı? Davranışları, onları öldürmeyi zorlaştırdı. Rehineler, gün geçtikçe bizi tıpkı koyunlar gibi ‘birlikte yaşama’ konusuna alıştırdı. Orada başbaşa geçen süre içinde birbirimizi tanımak ve anlamaktan başka yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu” şeklinde beyanlarda bulunmuştur.

Rehinelerin bu tutumunun sıradan bir durum olmadığını fark eden Stockholm polisi, konunun analizini yapabilmek için İsveçli psikiyatr ve kriminoloji uzmanı Nils Bejerot’dan yardım almıştır. Bejerot, durum değerlendirmesinde rehinelerin “kendilerini kaçıranlar tarafından beyinlerinin yıkandığını” ve bunun sonucunda içgüdüsel olarak iradeleri dışında hareket ettiklerini belirtmiştir. Bejerot bu durumu “Norrmalmstorgssyndromet” (Norrmalmstorg Sendromu) olarak tanımlamıştır. Ancak sonrasında konu, İsveç dışında “Stockholm Sendromu” ismi ile yayılmaya başlamıştır. Psikiyatr Frank Ochberg de rehin alma durumlarının yönetimine ilişkin araştırmasında konuyu “Stockholm Sendromu” olarak tanımlamıştır.

Psikiyatr Frank Ochberg, Stockholm Sendromu’nu yaşayan rehinelerin durumunu canlıların en savunmasız hallerine, bir başka deyişle çocukluklarına benzeterek izah etmiştir. Buna göre bir anda rehine durumuna düşen bu kişiler, aniden gelen bu şoku atlatamamakta ve genellikle de öldürüleceklerinden şüphe duymamaktadırlar.

Yaşadıkları bu durum onları, psikolojik olarak adeta birer çocuk konumuna getirmektedir. İzinsiz hareket edemezler, bir yere gidemez, herhangi bir şey yapamaz durumdadırlar.

Bu duruma düşen rehine için çok ama çok küçük bir iyilik kırıntısı bile muazzam önem arz eder hale gelmektedir. Kendisini kaçıran kişinin rehineye yapacağı küçük bir iyilik; battaniye verme, sigara ikram etme, su verme tarzında çok küçük de olsa, yaşamın “hediyeye” karşı geliştirdiği içgüdüsel “minnet” duygusunu en üst noktalarda yaşatmaya yetmektedir. Böylesi bir davranış, artık öleceğine kesin gözüyle bakan rehine için basit bir iyilikten çok daha öte bir hal almakta ve sadece minnet ile tarif edilemeyecek kadar derin duygular uyandırmaktadır. İşte bu süreç rehinede, kendisini kaçıran kişiden etkilenmekten ona aşık olmaya kadar uzayan değişik bağları oluşturmaktadır.

Toplamda 3 (Üç) yazıdan oluşacak Stockholm Sendromu yazı dizimizin ikincisinde, Stockholm Sendromu Örneklerinden derlediğimiz ilginç olaylara yer vereceğiz..


Stockholm Sendromu Yazı Dizimiz İçin;

1 – Sıradışı Bir Banka Soygunu ve Stockholm Sendromu (Şuanki Yazımız)

2 – Stockholm Sendromu’nun Yaşanmış Örnekleri

Devamı gelecek..


Kaynak : Latimes, WikipediaExpress.